ERGENE  HAVZASI  ÇEVRE  DÜZENİ  PLANINI  HAYATA  GEÇİRMEK  YURTTAŞLIK  BİLİNCİNE  SAHİP  OLMANIN  GEREĞİDİR.

 

                                                                                                                                                      

 

 

“Çevremizi Koruyalım, Yaşatalım, Gelecek Nesillere Aynı Güzelliği İle Teslim Edelim!”

 

 

Sürdürülebilir kalkınma; bugünkü neslin ihtiyaçlarını hedef alan, ancak gelecek nesillerin sahip olacağı imkanları tehlikeye sokmadan çevrenin ve toplumun iyileştirilmesi sürecidir. Ve sürdürülebilirliğin en önemli unsuru ekonomik, çevresel ve toplumsal kaynakların akılcı kullanılması, korunması ve geliştirilmesidir.

 

Hızla değişen dünyanın gündeminde; 1970’li yılların başından itibaren giderek artan ve insanlığın en büyük sorunu ve ortak endişesi haline gelen çevre ve çevrenin bozulması yer almaktadır. Ülkemizde de genellikle nüfus artışı ile birlikte görülen sağlıksız kentleşme, sanayileşme ve hızlı ekonomik gelişme süreci, istenmeyen ancak giderek boyutları büyüyen hava, su ve toprak kirlenmeleri ile gürültü, erozyon gibi diğer çevre sorunlarını meydana getirerek doğal dengelerin bozulmasına yol açmaktadır.

        

Ülkemiz çevre politikalarında yapılan en büyük hata; çevre kirliliğinin oluştuktan sonra giderilmeye çalışılmasıdır. Oysa dünyada takip edilen en önemli yöntem; koruma-kullanma dengesini sağlayarak kirliliğin oluşmasını baştan önlemektir. Planlama sistemi ülkelerin siyasal yapıları, fiziki coğrafyaları ve yönetim sistemlerine  göre şekillenmektedir. Bu anlamda Çevre Düzeni Planı kavramı da ülkeden ülkeye değişmektedir. Avrupa ülkelerinin bir çoğu yerinden yönetim ve hizmetin hizmet verilen yere yakın olması (subsidiarity) ilkesini benimsediğinden ve yönetim sistemlerini buna göre organize ettiklerinden planlama anlayışları ve planlama mantıkları ülkemizden farklıdır. Bölgesel örgütlenmeler birçok Avrupa ülkesinde siyasal sistem içinde yer almakta ve birçok Avrupa ülkesi bölgesel gelişmeye yön veren bölge planlarını üretmektedirler. Ancak planlama kademesi içerisinde çevre düzeni planının bir üst ölçeği sayılabilecek bu plan türü ülkemizde yapılmamakta ve bu durum çevre düzeni planlarının da kalitesini düşürmektedir. Şehirleşme hareketine bizden yüzyıl önce başlayan ve bizden yüzyıl önce şehirli olan gelişmiş Avrupa ülkelerinde planlama daha katılımcı bir şekilde sürdürülmekte, yasal düzenlemelere gerek kalmaksızın insanların ilgi alanı olabilmektedir.

 

         İnsanın tek yaşam kaynağı olan dünya genelindeki kirlenme, giderek insan yaşamını tehdit eden boyutlara ulaşmaktadır. Doğal kaynaklar gün geçtikçe tükenmekte, gelecek kaygısı tüm toplumlarda ortak sorun haline gelmektedir. Bu nedenledir ki; hem bugünkü, hem de gelecek nesillere bırakmak zorunda olduğumuz varlıklarımızı ve kaynaklarımızı, bugünkü ihtiyaçlarımızı gidermek için yarar sağlayan faaliyet ve davranışlarımızın yok etmesine izin verecek nitelikte olmamasına özen göstermek ana hedef ve ilkemiz olmalıdır.

 

         Yanlış yer seçmiş, etkinliği olmayan sanayi teknolojilerinin kullanılması, aşırı hava kirliliği, atık su ve atık yaratmakta, tarım sektöründe aşırı ilaç kullanımı ve gübreleme su kaynaklarımızın niteliğini bozmakta, kirlenen sularla yapılan tarımsal sulamalar Trakya, Ege ve Çukurova gibi ülkemizi besleyen hayati önemdeki havzalarda tarımsal üretimin ciddi boyutlarda azalmasına ve kalitenin düşmesine yol açmaktadır. Yeşil alanların, şehirlerin nüfus artışına göre geliştirilmemiş olması da ayrı bir çevre sorunu olup, Türkiye’de kişi başına düşen yeşil alan payı, dünya standartlarının çok gerisindedir. Ormanların amaç dışı kullanımının önlenememesi, aşırı kullanımına devam edilmesi ve ormanı yok eden diğer etkenlerin sürmesi toprak erozyonu, su kirliliği ve çölleşmeyi hızlandırmaktadır. 

 

Türkiye son yirmi yılda, çevre sorunlarına eğilmek üzere çeşitli mekanizmaların oluşturulmasında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. 1982 Anayasası, yurttaşlara sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı tanımaktadır. 1983 yılında 2872 Sayılı Çevre Kanunu çıkarılmış, 1991 yılında ise Çevre Bakanlığı kurulmuştur. Halkın temiz bir çevreye yönelik duyarlılığı ve bu yöndeki talepleri giderek artmaktadır ve çevre konusunda çalışan sivil toplum kuruluşları sahneye çıkmaktadır. Ancak bütün bu olumlu gelişmelere karşın, çevreyle ilgili konularda ekonomik ve sosyal kararlar henüz yeterince önemsenmemiştir.

 

Çevre Kanunu’nda yer alan temel ilkeler; çevrenin korunması devlet yanında vatandaşın da sorumluluk taşıdığı, çevre korunması ve kirliliğine ilişkin karar ve önlemlerin tespit ve uygulamasından bunların kalkınma çalışmalarına olan etkileri dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğidir.

 

Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne üye olmaya hazırlayan uyum sürecinin bir parçası olarak yürütülen ve Avrupa Komisyonu’nca finanse edilen “Kurumsal Yapılanma ve Çevresel Bilgiye Erişim Projesi”nin genel amacı; Türkiye’nin ileri derecede çevre koruması sağlaması , AB’nin çevresel bilgilere erişimi ile raporlama yönetmeliklerine uyum sağlamasıdır. Proje Haziran 2004’te başlamıştır ve Ocak 2006’da sona erecektir. Bu proje ile sürdürülebilir kalkınma planları  için karar vermede çevresel bilginin etkinliğini geliştirmek, Türkiye’de çevresel bilginin güncellenmesi, güvenilir ve güncellenmiş  çevresel bilgiye erişim için kurumsal, teknik çevrenin, prosedürlerin ve kapasitenin oluşturulması amaçlanmaktadır.

 

Doğal kaynaklar üzerindeki baskıya rağmen; Türkiye’nin doğal alanlarının önemli bir kısmını koruyabilmiş olması; hukuki ve kurumsal anlamda kırk yılı aşan doğa koruma geleneğinin bulunması; kamuoyunda doğa koruma bilincinin gelişmesi; özellikle gönüllü kuruluşların projelerine ve faaliyetlerine katılması ve giderek karar süreçlerinde etkili olması; uluslar arası sözleşmelere taraf olunması ve uluslar arası ilişkilerin güçlenmesi, Türkiye’nin AB’ye uyum sürecinde doğa koruma konusundaki avantajları olarak görülmektedir. İnsan-çevre-kalkınma üçgeninde bütünsel yaklaşımlar 1992’de Rio de Janerio’da gerçekleştirilen “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda ele alınmış, çevre ve kalkınma stratejileri tüm alt başlıkları ile irdelenerek bunların karşılıklı etkileşimlerinin sorgulandığı bir 21. yüzyıl gündemi belirlenmiştir. “Gündem 21” belgesi olarak bilinen söz konusu dünya gündemi küresel yaklaşımlar ışığında ülkelerin kendi önceliklerine ve öznel şartlarına uygun çevre ve kalkınma politikalarını belirlemelerinde yararlanılacak bir rehber niteliği taşımaktadır. Türkiye de konferansa katılan tüm ülkeler gibi “Gündem 21”i hayata geçirmeyi değil, kendi ulusal hedef ve önceliklerini göz önünde bulundurarak çevre ve sürdürülebilir kalkınma arasındaki uyumun sağlanmasında söz konusu belgeyi rehber olarak kullanmayı ve bu doğrultuda kendi kalkınma stratejilerini belirlemeyi taahhüt etmiştir. Johannesburg’ta düzenlenen Rio+10 Zirvesi, “Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi” başlığı ile 26 Ağustos-4 Eylül 2002 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Türkiye zirvede farklı mekanlarda ve temalarda gerçekleştirilen tüm etkinliklere 90 kişilik bir heyetle katılmış ve tüm temsilciler kendi görev ve sorumluluk alanları dahilindeki bütün etkinlikleri yakından takip etmişlerdir. Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi, 10 maddelik uygulama planından oluşmaktadır. Uygulama planının 4. maddesi “Doğal Kaynakların Korunması ve Yönetimi” başlığını içermektedir. Bu başlık altında ele alınan hedeflerden biri de; 2005 yılına kadar bütünleşik su kaynakları yönetiminin ve su verimliliği planlarının geliştirilmesidir. Ayrıca Avrupa Birliği kentsel atık arıtma yönergesi ile 2010 yılının sonuna kadar tüm yerüstü ve kıyı sularının organik kirlilikten arındırılması hedefini koymuştur. Bunun için önümüzdeki yıllarda yerel yönetimler ve sanayiler tarafından atık su arıtımına muazzam yatırımlar yapılması gerekecektir. Ancak yine de ülkemizde arıtma tesisatı sistemi henüz tam olarak işlememektedir. Oysa ülkemizde doğal kaynaklar geri döndürülemez şekilde kirlenmemiştir, kullanılabilir su yeterli miktarda vardır ve bu konuda önemli bir Pazar gücüne sahiptir. Yeni kurulan sanayi beraberinde çevre ve uluslar arası üretim standartlarını da ülkeye transfer etmektedir. Dolayısı ile mevcut sanayinin, yerel yönetimlerin ve planlama sürecinde yer alan diğer kurum ve kuruluşların gereken tedbirleri biran önce alması kaçınılmazdır.

 

Çevre ve Orman Bakanlığı’nca hazırlanan, hazırlattırılan çevre düzeni planları, sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, arazi kullanım kararlarını oluşturan, koruma-kullanma dengesini sağlayan ve dolayısı ile kirliliğin oluşmadan önlenmesini temin eden, böylece daha sağlıklı ve yaşanabilir yaşam çevrelerinin oluşturulabildiği niteliktedir. Çevre ve Orman Bakanlığı, bu çevre düzeni planlarında; sürdürülebilir kalkınmayı, bütüncül planlamayı, çevrenin korunmasını, kentleşme ve sanayileşmenin kontrol altına alınarak sağlıklı bir şekilde yönlendirilmesini, yerel katılımın ve ortaklığın sağlanmasını, birlik şeklinde yapılanma modellerinin oluşturulmasını ve şeffaflığı amaçlamaktadır. Bu amaçlar dahilindeki en canlı örneklerden birisi de Ergene Havzası Çevre Düzeni Planıdır. 2 Mayıs 1997 tarihinde Lüleburgaz’da imzalanan TRAKYAYI KURTARALIM FORUMUNDA “Trakya Üniversitesi’nin bölge sorunlarının saptanıp gündeme getirilmesinde ve tartışılmasında öncü nitelik kazanıp Bölge Üniversitesi konumuna gelmiş bulunması sevinçle karşılanmıştır” cümlesi birinci maddede yer almıştır. Bölgenin potansiyelini harekete geçirebilmek için Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, İstanbul ve sınır komşularının ekonomik ve sosyal etkileşimlerini bir bütün olarak dikkate alarak, bölgesel davranış gerekliliğinin kabulü ile TRAKYANIN ACİLEN BİR BÖLGESEL PLANLAMAYA gereksinimi olduğu da bu forumun önemli maddeleri arasında yer almış ve bu planlamanın ; Ülkemizde Akarsu Kirliliği Sembolü’ne dönüşen ERGENE NEHRİ kirliliğinin havzasına yaptığı ve yapacağı etkiler gerçeğine dayandığı da gerekçe olarak yer almıştır. Söz konusu gerekçeler daha sonra her platformda gündemde tutulmuş, öneriler geliştirilmiş ve Üniversitemiz havza sınırları içinde sürdürülebilir ekonomik kalkınma hedefleri doğrultusunda koruma, hedef politikaları geliştirilmesinde kaynak oluşturacak “Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı” yapma isteği ve kararlılığı ile Çevre Bakanlığı’na başvurmuştur. 12 Şubat 1999 tarihinde Trakya Üniversitesi Tekirdağ Ziraat Fakültesi’nde yapılan Trakya Çevre Sorunları ve Çözümü toplantısının sonuç bildirgesine göre de gelinen nokta; “Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı”nın gerekliliğidir. Çalışmalara başlandığı zaman, bu çalışmanın Ergene Havzası sınırları ile kısıtlanamayacağı, Ergene Havzasının Trakya’nın tamamı ile sıkı sıkıya bağlı olduğu ve bu nedenle de Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinin tamamının plana konu olmasının gerekli olduğu anlaşılmış ve planlama alanı sınırı bu yeni oluşan duruma göre bir kez daha düzenlenmiştir. Bu tarihten itibaren Çevre Bakanlığı ile bölge üniversitesi olan,  yani o bölgedeki sorunları daha yakından irdeleyebilecek, bilimsel bir yaklaşımla ele alabilecek konumda olan Trakya Üniversitesi’nin eşgüdümünde Ergene Havzası’nın planlama projesinin yürütülmesi fikri kesinlik kazanmıştır. Bu plan bizlere atalardan kalma yadigar olarak tanıtılan toprak, su ve diğer doğal kaynaklarımızın gelecek nesillere bir emaneti olarak ulaşmasının gereğidir. Trakya Üniversitesi ile Çevre Bakanlığı arasında 11 Kasım 1999 tarihinde imzalanan “Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı” 13 Temmuz 2004 tarihinde Çevre Bakanlığı tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi.

 

Plan, anayasamızda bulunan hükümlerin bir gereğidir. Madde 35: “Herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

 

Madde 44: “Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacı ile gerekli tedbirleri alır”.

 

Madde 45: “Devlet tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi arttırmak maksadı ile tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin  sağlanmasını kolaylaştırır”.

 

Madde 56: “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”.

 

Plan, toplam 900 gün süren bir çalışmanın ürünüdür. 7 Aralık 2002 tarihinde 1/100.000 ve 1/25.000 ölçekli plan orjinalleri, teknik raporlar, plan kararları ve uygulama hükümleri, plan sentez raporu ve Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı Hizmet Birliği Tüzüğü Çevre Bakanlığı’na gönderilmişti. Planın onaylanarak yürürlüğe girmesi Trakya Üniversitesi’nde, Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı çalışmaları sırasında Trakya Üniversitesi’nin işbirliğinde bulunduğu üniversitelerde, kurum ve kuruluşlarda, plana katkı sağlayan diğer kurum ve kuruluşlarda ve tüm Trakya’da mutlulukla karşılandı. Ancak ülkemizde zaman zaman karşılaştığımız planlara uymama ve planları bir yolunu bulup delme anlayışı maalesef bu güzelliklere gölge düşürmektedir. 

 

Çevre ve Orman Bakanı Osman PEPE’nin 13 Temmuz 2004 tarihinde Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı ile ilgili yaptığı basın toplantısında değindiği önemli noktalara dikkatinizi çekmek istiyorum:

 

Ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının çözümü ile sağlıklı kentleşme ve sanayileşmenin gerçekleşebilmesi için çevre düzeni planları şarttır. Çevre düzeni planları 1/100.000’lik planlardır. Bütün yapılaşmayı, altyapıyı, üst yapıyı, turizmi, sanayiyi, ormanı kuşatacak en üst ölçekteki planlardır. Geçmişteki yanlış ve eksik çevre düzeni planlarının  ülkemize yüklemiş olduğu sorumluluk plansız kentleşme ve sanayileşme, tarım alanlarının amaç dışı kullanılması, jeolojik sakıncalı alanların iskana açılması sonuçlarını doğurmuştur. Doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı ve elden çıkması sonucu karşımıza altından kalkılamayacak yükler çıkarmıştır.

 

Bölge ve havza bazındaki planlama anlayışımızın en tipik örneklerinden birisi Ergene Havzası Çevre Düzeni Planıdır. Trakya Bölgesinin tamamının çevre düzeni planı yaklaşık 1 milyon 950 bin hektardır. Bu bölgede şu anda yaklaşık 1 milyon 320 kişi yaşıyor. 2020 yılında 1 milyon 800 bin ile 2 milyon 200 bin kişi yaşayacağını tahmin ediyoruz. Nüfus tahminine göre tarım, sanayi, orman açısından yapılan planlamalar bölgedeki 2020 yılı hedefleri doğrultusunda hangi yolun, hangi demiryolunun, hangi otoyolların yapılacağı bu plan doğrultusunda disiplin altına alınmıştır”

 

 Çerkezköy-Çorlu-Muratlı-Lüleburgaz dörtgeninde 1350 adet fabrika var ve burada ortalama 350 bin kişi işçi olarak çalışıyor. Bu da aile bazında baktığımızda 1.100.000 kişi demektir!?

 

RESMİ NÜFUS 1.200.000 KİŞİ !?

 

Bugün bu ilçelerde genç nüfus büyük bir çoğunluğu ile hızla yine yeni açılan fabrikalara doğru koşarken, üretici kesim de “Hep suyun içindeyiz. Suyun değdiği yerlerde vücudumuzda yaralar oluştu. Fareler cirit atıyor. Ergene zehir akıtıyor. Sulu tarım yapılamıyor, toprak bile sürülmüyor. Fabrikalar arıtmalarını yapmıyor. Sanki gençlerimizin karınlarını doyuruyor mu bu fabrikalar? Düşük ücretle işçi çalıştırıyorlar, bir bakıyorsun bir gün fabrika üretimine talep olmadığı için kepenklerini  kapatmış gitmiş, kimse bilmiyor; neden, niçin?! Birkaç aydır maaşlarını doğru düzgün alamayan tanıdıklarımız var...Gençlerimiz köydeki tarım arazilerini bırakıp, fabrikalarda çalışmak uğruna ailelerini de yanına alıp göç etmişlerdi. Fabrikalardan bazıları kapatılınca bir kısmı yine köyüne dönmek zorunda kaldı. Tarlalarımızdaki domatesler, biberler kavrulup gidiyor, filiz dahi veremiyorlar, bataklık kokuyor bu tarla…” Fabrikalar canları istedikleri gibi istedikleri yerde insanları istihdam etmek bahanesi ile kuruluyorlar, suyu kirletiyorlar, tarıma ve ormanlara zarar veriyorlar ve yine canları istediği zaman kapatıp gidiyorlar…

 

Osman PEPE, Trakya’daki sanayi kuruluşların mevcut durumuna da dikkat çekmiştir: “ Bugün ruhsatsız sanayi kuruluşlarının %15’i Edirne’de, %8’i Kırklareli’nde, %12’si Tekirdağ’dadır. Türkiye sanayisinin %7’si bu bölgedir. Çok çarpıcıdır. Bu bölgedeki sanayinin %88’i kaçaktır. Bu, üzerinde ağırlıklı olarak durmaya değecek bir rakamdır. Elbette ki;  ülkemizde yatırım yapılmasını istiyoruz, hükümetimizin yatırımcının önündeki engelleri kaldırırken bununla birlikte plansız sanayileşmenin ülkemize yükleyebilecek olduğu orta ve uzun vadeli sorunları da görmezlikten gelmesi mümkün değildir. Çünkü bunlar orta ve uzun vadede Türkiye’nin önüne milyar milyar dolarların harcanması neticesinde çözülemeyecek devasa sorunların çıkmasını tetikleyecektir. İşte biz bunun önünü kesmek için bu çalışmaları sürdürüyoruz.

 

Trakya Bölgesi’nde yaklaşık 1 milyon hektar verimli tarım alanının %22’si sanayinin eline geçmiştir. Sadece %22’si sanayinin eline geçmekle kalmamış, 15 sene önce yer altı sularının seviyesi 1800 metre civarında iken 450-500 metreye düşmüştür. Bu da bölgeyi nasıl bir çölleşmenin beklediğini göstermektedir. Bu sıkıntı sadece Trakya Bölgesi’nde değildir. Türkiye’nin verimli toprakları aynı tehlike ile karşı karşıyadır. Marmara, Akdeniz ve Ege’deki verimli tarım arazilerinin çok sıkı bir şekilde kontrol altına alınarak plan disiplinine dahil edilmemesi durumunda, üzülerek belirtmek isterim ki; Türkiye 2020 yılında altından kalkamayacağı çevre sorunları ile karşı karşıya kalacaktır”

 

12 Haziran 2002 tarihinde yapılan TBMM görüşmelerinde Dönemin Çevre Bakanı Fevzi AYTEKİN’in de Ergene Havzası ile ilgili çarpıcı açıklamaları vardır:

 

“Trakya’da Ergene Havzası’nda yaptığımız çalışmalarla ilgili olarak kısaca bilgi vermek istiyorum. Tabii ki vatandaşlarımız zamanında gitmişler, orada bir tarla almışlar; tarlada imar olmadığı için, tarım amaçlı bina ruhsatı alıp, binalarını yapmışlar, içlerine makinelerini koymak sureti ile ilgili bakanlıklardan izin alıp, çalışmaya başlamışlar. Plansız, programsız…Belki ruhsatı var; ama tarım amaçlı ruhsat alan bu fabrikalarımızın zamanla belki planları da yapılmış. Arıtmaları planlanmadığı için, sonradan ilaveler yapmak sureti ile bu eksikliği de giderilmeye çalışılmış. Ancak yeterli olmuş mu; olmamış maalesef. O yüzden, Trakya’nın çevre düzeni planının yeniden yapılmasıyla ilgili olarak Trakya Üniversitesi ile iki buçuk sene, hatta üç seneye yakın bir süre önce, bir protokol yaptık. Maalesef bu çevre düzeni planını bugüne kadar alamadık. Tabii ki üniversitelerimizin asli görevi öğrenci yetiştirmektir; ama bilimsel bir kuruluşa, Trakya’nın her tarafında binası olan, öğrencisi olan bu bilimsel kuruluşa bu planı hazırlama işini nasıl olsa Trakya’yı çok iyi biliyorlar ve dolayısı ile en sağlıklı planı yaparlar düşüncesi ile verdim. Yetiştirmeye çalışıyorlar; ama hizmet verirken, oraya hizmet götürürken elinizde bir planınız yoksa o yardımları yapmanız veya hizmeti verebilmeniz, verebilme olanağını bulmanız maalesef mümkün olmuyor. Üniversite bünyesinde proje çalışmalarına başlanıldığında Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı adı altında bir büro oluşturuldu. Ancak tüm üniversitelerin bünyesinde aynı üniversitelerin ya da diğer kurum ve kuruluşların olmazsa olmazı olan Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Büroları gibi çevre büroları da yaşama geçirilerek en azından bulunduğumuz çevrede mükemmeli yaratma imkanını yakalayabiliriz.

 

Onun için biz de genelde denetimlere yönlendirdik. Denetimler neticesinde de, bazı fabrikalarımızı, bu ekonomik krizi yaşarken, kapatmakla karşı karşıya kaldık. Kapatmak sorunu çözüyor mu? Hayır, o da çözmüyor maalesef. Onun için idari yollara gitmeye başladık. Eksiğimiz var, belki fazlamız var; ama insanları zorlayarak, fabrikaların kapatılmasına da göz yummadık, kendilerine para cezası vermek sureti ile onları bu şekilde geçiştirdik; ancak tabii ki bu arada Ergene Havzası ile ilgili olarak durmadık. Bir plan, proje yaptık. Bu projemiz neticesinde…” Sayın Bakan önemli saptamalara değinmiştir,  kurum ve kuruluşların yaptığı yanlışlıklar ve çevresel sistem üzerindeki dengesizliklerin de vurgulanması da lazım tabi ki, ama dönemin

 

Sayın Çevre Bakanı Fevzi AYTEKİN’in yeğenini ÇED Daire Başkanlığı’na getirdiği gerçeğini de atlamadan…

 

Çevreyi kirleten sanayi kuruluşlarına para cezası vermek yeterli olmuş mudur?  Hayır olmamıştır, tarım arazilerimizin, sayıları giderek azalan yeşil alanlarımızın durumu ortada…Büyüklerimizin anlattığı geçmiş günler anekdotlarına baktığımızda; onların çoğu zaman artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Aylarca süren yağmurlar yağardı eskiden, diz boyu kar olurdu, yazları bu kadar boğucu sıcaklar olmazdı, mevsimler tersine döndü, yediğimiz hiçbir yiyeceğin tadı eskisi kadar lezzetli değil. Hani şu ağaçlardan patır patır düşürdüğümüz kayısılar. Domatesin suyunu sıkar içerdik eskiden, hani bunun suyu nerede, hepsi hormonlu. Nehirlerin yanından burnumuzu tıkamadan geçemez olduk. Gürül gürül akardı eskiden bu koca nehir. Kurudu gitti, bataklık oldu. Kirlenen Ergene’de eskiden yıkanıyorduk, balık tutuyorduk, suyunu içiyorduk. Canı nerede isterse orada fabrika kuran bilinçsiz sanayiciler ve yerel yönetimler yüzünden Türkiye’nin geleceği elden gidiyor. Ülkemizde bir yandan çevre düzeni planları yapılırken, bir yandan da fabrikalar kuruluyordiye feryat figan ellerinden kayıp giden geçmişteki güzelliklere ve gelecek günlere olan özlemlerine tanık oluyoruz. Haksızlar mı sizce? Gerçekten de kayıp gitmiyor mu elimizden ormanlarımız, nehirlerimiz, lezzetine hasret kalmaya başladığımız yiyeceklerimiz…

 

Türkiye’de su kaynakları ve atık su yönetiminde faaliyet gösteren kuruluşlar Yatırımcı (DSİ, İller Bankası, Köy Hizmetleri, Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdareleri) olmak üzere iki grupta yer almaktadır. Çevre Kanunu’na bağlı olarak 1988 yılında yürürlüğe giren Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği su kalitesi yönetimine ilişkin kapsamlı düzenlemeler getirmiştir. Bu yönetmelikte, su kaynaklarının ekosistem çerçevesinde kalitesinin korunması ve ülke gereksinimleri doğrultusunda su kalitesinin geliştirilmesi hedeflenmektedir. Bu çerçevede yönetmelikte içme ve kullanma suyu rezervuarlarının çevresinde oluşturulması gerekli koruma alanları; evsel ve endüstriyel atık su deşarjları ve tarım arazilerinin korunmasına ilişkin düzenlemeler getirilmiştir. Ülkemizde uzun yıllar yapılan gözlemler dikkate alındığında yıllık ortalama yağışın 643 mm olduğu görülmektedir. Yaklaşık 501 109 m3/yıl ortalama yağışa karşılık gelen bu suyun sadece 186 109 m3/yıl miktarı akışa geçerek, çeşitli büyüklüklerdeki akarsular vasıtası ile denizlere ve kapalı havzalardaki göllere boşalmaktadır. Ekonomik ve teknik açıdan kullanılabilir su potansiyeli 95 109 m3/yıl’dır. Bu su kapasitesinin ekonomik olarak hidrolik potansiyelinin %29’u (27,5 109 m3/yıl) değerlendirilmiş durumdadır. Su kaynakları akarsular bazında 26 havzaya bölünmüştür ve idaresi DSİ tarafından yapılmaktadır. Bu uygulama ülkenin bütün kaynaklarının yönetiminden çok uzaktır, sadece suyun kullanımı ile ilgili bazı düzenlemeler getirmeye yöneliktir. Su kaynağının korunması ve yaralı kullanımı doğrultusunda değerlendirilmesi ise ancak bütünleşik bir yönetim mekanizması ile gerçekleştirilebilir. Bütünleşik havza yönetimi havzada olan tüm faaliyetleri dikkate alarak su kalitesini korumaya yöneliktir. Türkiye’de bazı büyük şehirlerin dışında Havza Bazında Yönetim Esasları mevcut değildir. Dünyadaki duruma baktığımızda; son on yılda dünya su krizinin çözümünde “bütünleşik su kaynakları yönetimi” ilkelerini ön plana çıkmış ve bu doğrultuda Avrupa Birliği Su Çerçeve Direktifi ile havza bazlı yönetim yaklaşımı benimsenmiştir. Direktif, tüm AB sınırları içerisindeki su kaynaklarının sadece kantitatif olarak değil, kalitatif olarak da korunmasını ve kontrol edilmesini hedeflemektedir. Sonuç olarak; Avrupa sularının ortak bir standarda göre korunması için kapsamlı bir politika ortaya konmuştur. (Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Tematik Paneli Vizyon ve Öngörü Raporu, 2003) Kış mevsiminin giderek yaşandığı ülkemizde kışın en çok görülen manzaralardan birisi de sel taşkınlarıdır. Üzülerek diyorum ki; kirlenen Ergene nehrinin tarım topraklarına vereceği zararı, dolayısı ile ülkemiz ekonomisine yansıyacak kayıpları tahayyül dahi etmek istemiyorum. Yerel belediyelerimizin, Devlet Su İşlerinin gereken acil tedbirleri bir an önce almasını diliyoruz.

 

DSİ’ne yol gös. açısından önemli! DSİ’nin en kısa sürede açılan yeraltı su kuyularıyla ilgili olarak tavrını ve duruşunu belirlemesi gerekmektedir. Özellikle kaçak kuyuların açılması önlenmelidir.

 

İzmir Körfezinin yanından 10, 15 yıl öncesine kadar kokudan geçilmezdi, ancak planlı bir çalışma ile yine Ege’nin incisi oluverdi. Niye Ergene de eski güzelliğine kavuşmasın ki…Bütün bunların gerçekleşebilmesi ancak ve ancak bilinçli insan ve bilinçli toplum ile mümkündür. Üniversite, bilimsel anlamdaki sorumluluğunu yerine getirdi, planı hazırladı, görevi sona erdi mi peki? Hayır sona ermedi. Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı kapsamında uygulamada karşılaşılan aksaklıkları gidermek, yatırımcı ortamını iyileştirmek ve tarımsal üretimi desteklemek amacı ile 1/100.000 ölçekli planda değişiklik yapıldığı ileri sürülmektedir. Üniversitemizin plana ilişkin sorumluluğu, sadece planın hazırlanmasına ilişkin değildir. Üniversitenin asli görevlerinden birisi de kamuoyu yararı gözeten konularda toplumu bilinçlendirmek, aydınlatmaktır. Çevre kirliliği ülkemizin ve dünyamızın gündeminde önemli yer tutan konulardan birisidir. Çevre üzerinde yapılan katliamın, insanlar üzerinde yapılan katliamdan hiçbir farkı yoktur. Sadece bu katliamın acısını hemen değil, yıllar geçtikçe yavaş yavaş hissedersiniz. Çevre üzerindeki tahribatın boyutları o kadar artmaya başladı ki; çocuklarımız, torunlarımız artık o güzelim görüntüleri ancak kitaplardan ve televizyonlardan takip edilecek. Buna hiçbir yöneticinin, hiçbir sanayicinin ve hiçbir Türk vatandaşının hakkı yok. Yurttaşlık bilinci taşıyan herkesin yaşadığı çevreye sahip çıkması lazım.

 

Biz üniversite olarak; bu bilinçle hareket ediyor ve kamuoyunu da bilinçlendirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Ülkemizde genç nüfus fazladır ve bu genç nüfusun eğitim seviyesi yükseldikçe çevreye karşı olan duyarlılığı da hızla artmaktadır. Çevre ve sürdürülebilir kalkınma alanında ülkemizin zayıf yanlarını değerlendirdiğimizde; çevre ile ilgili araştırma ve geliştirme çalışmalarına gereken desteğin verilmediğini, yasalarda kurumsal yetki ve sorumluluklar konusunda çelişki ve çakışmaların mevcut olduğunu, yasal alt yapının uluslar arası taahhütler ile uyumlu hale getirilmediğini, çevresel bilginin ve çevrenin öneminin karar alıcılar dahil toplumun tüm katmanlarında yeterince kavranamadığını, su ve enerji dağıtım ağında kaçakların yüksek olmasının üretimin gereksiz yere arttırılmasına neden olduğunu, mevcut yasal düzenlemelerin korumanın teşvik edilmesine değil kirlenmeden sonra kirleticinin cezalandırılmasına yönelik olduğunu, kontrolsüz nüfus artışının ve göçün plansız kentleşme ve arazi kullanımına neden olduğunu, çevre bilincinin geliştirilmesine ve katılım süreçlerinin etkinleştirilmesine yönelik çabaların başarıya ulaşamadığını görmekteyiz. Çevrenin devlet politikasında öncelikli olmaması ve uygulanan yanlış politikalar sonucunda; doğal kaynaklarımız ile tarihi ve kültürel değerlerimiz geri döndürülemeyecek şekilde tahrip olabilecektir. Çevre ile ilgili konuların özel uzmanlık ve bilgi birikimi ile uygulamada deneyim isteyen bir dal olduğunun algılanmamış olması nedeniyle yapılan yanlış uygulamalar çevre sorunlarının artmasına neden olabilecektir. Oysa ki; ülkemizin Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları, Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programları’nda üye ülkeler ile eş statüde araştırma ve teknoloji geliştirmeye yönelik çalışmalar yapabilme olanağı bu aşamada fırsat olarak ele alınabilir. Türkiye’nin doğal kaynaklar ve biyolojik çeşitlilik açısından taşıdığı zenginlik ve bu kaynakların hala koruma tedbirlerine cevap verecek durumda olması önemli bir avantajdır ve iyi değerlendirilmelidir. Atık yönetimi bilincinin gelişmesinin, atık yönetim hizmetleri sektörünün oluşmasına, bu konularda yeni istihdam, AR/GE ve teknoloji geliştirilmesine olanak sağlayacak olması fırsat olarak nitelendirilebilir.

 

Sürdürülebilir kalkınma hedefleri uyarınca çevre konusu ele alındığında, oluşturulan 2023 vizyonu ve teknoloji öngörüsü doğrultusunda ülkemizin öncelik vermesi gereken hedeflerin başında; temel sağlık hizmetleri ile temiz içme ve kullanma suyu ile kanalizasyon hizmetlerinin nüfusun tamamına ulaştırılması, tüm paydaşların çevre koruma konusunda eğitimi ve bilinçlendirilmesi için gerekli alt yapının oluşturulması, çevre bilimleri ve teknolojileri konularında araştırmaların yürütülmesi için gerekli teşviğin ve desteğin sağlanması, ulusal mevzuatın her alanda uluslar arası hukuk ile uyumlu hale getirilmesi, taraf olunan uluslar arası sözleşmelerdeki yükümlülük ve taahhütlerin yerine getirilmesi için gerekli alt yapı çalışmalarının tamamlanması gelmektedir.

 

Ne yazık ki; bütün uyarılarımıza rağmen Vize Çimento Fabrikasının kurulması için start verildi.

 

Üniversite olarak biz ne sanayiye karşıyız, ne de A ya da B kişisine…

 

Bizler de eğitim ve bilim yuvası olarak her gün gelecekte istihdam edilmesi gereken pek çok öğrenci yetiştiriyoruz. Ancak bilinçli sanayileşme ile çevreye olan duyarsızlığı birbirine karıştırmamak lazım. Hem bilimsel bir kuruluş olarak, hem de yurttaşlık bilinci ile hareket eden bireyler olarak çevreye verilen zararın altını çizmek istedik. Evrencik beldesinin ormanlık bir alan olduğu gerçeğini hiç kimse değiştiremez. Türkiye’nin 30 yıl içinde çölleşeceğinin tespiti bilim adamlarının raporlarında somut göstergelerle ortaya konmuştur. Halka kurulacak fabrikaların gelecekleri açısından avantajlı olacağını söylerken, daha fabrika kurulmadan önce kesilecek ağaçlarla bölgedeki yağış miktarının giderek azalacağını, bunun tarıma önemli ölçüde zarar vereceğini, toprak kaymalarının artacağını, fabrika kurulduktan sonra Ergene’nin daha da kirleneceğini, hava kirliliğinin artacağını da anlatmak  lazım. Dünya nüfusunun giderek arttığı, buna karşılık verimli toprakların giderek azaldığı günümüzde doğal kaynaklarımızı boşa harcama lüksümüz yok. İyi bir avukat, iyi bir doktor, iyi bir öğretmen, iyi bir yönetici, her ne olursak olalım; her şeyden önce ülkesini ve toprağını seven, koruyan, daima sahip çıkan iyi bir vatandaş olmamız gerekir. Yerel yönetimlerle, sivil toplum örgütleriyle, sanayi ve iş çevreleri ile sürekli temas halinde olan Trakya Üniversitesi, planın uygulanması aşamasında da kamuoyunu aydınlatmaya ve plana sonuna kadar sahip çıkmaya devam edecektir. Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı, Türkiye’de ilk kez bir üniversitenin bir büyük alt yapı planını başardığının, bitirdiğinin en somut göstergesidir. Sonuç olarak; Trakya Üniversitesi bilimsel bir kurumdur. Toplumun gerçeklerine bilimsel olarak yaklaşmak, toplumu bilgilendirmek ve bilinçlendirmek zorundadır. Ülkemizin Avrupa Birliği’ne girme çabasından önce üniversiteler olarak bizler, içinde bulunduğumuz topluma ve çevreye sahip çıkmak adına bilimsel araştırmalarımızı ve projelerimizi sürdürmek ve takipçisi olmak zorundayız. Toplumsal huzur ve kalkınma düzeyini yükselttiğiniz zaman her tür başarı da kendiliğinden gelecektir. Trakya Üniversitesi popülizm yaparak değil, bilimsel bilgiden gücünü kullanarak kamuoyu yaratmaya çalışır. Kamuoyunun sağduyusuna güvenen Trakya Üniversitesi, yaptığı çalışmanın ve plan kararlarının takipçisi olacaktır. Bölgede bundan sonra yapılacak çalışmalarda da Trakya Üniversitesi bilimsel danışmanlık ve denetimini sürdürecektir.

 

 

                                                                           Prof.Dr. Enver DURAN

                                                                             Rektör

 

 

Haber Başlıkları